
Yüce Allah şöyle buyurur. Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O işiten ve görendir. Burada saf tenzihten bahsedilir. İşitme ve görme duyularının mahlukat içinde geçerli olması benzeşmeyi çağrıştırmaktadır. Bu nedenle Allah (c.c.) bu çağrıştırmayı engellemek için , mahlukatın işitme ve görme duyusunu nefy/ret etmiştir. Yani işiten ve gören O yüce olandır, başkası değil. Mahlukatta bulunan işitme ve görme duyularının , hakikatte görme ve işitme konusunda bir etkisi yoktur. Hak Subhane işitme ve görme duyusunu yarattığı gibi, işitme ve görmeyi de yaratmaktadır. Mahlukatın kendisi cemad (cansız,işlevsiz,taş,toprak gibi donuk halin genel adı) olduğu gibi ,özellikleri de saf cemaddır. Mesela Kadir Allah ,kudretiyle taşta konuşma özelliği yaratsa , taş hakikatte konuşkandır denemez, konuşma özelliği olmasına rağmen. Taş nasıl cemad ise taşta bulunduğu sanılan sıfatta cemaddır. Taştan harf ve ses çıkmasının , aslında taşla herhangi bir ilişkisi yoktur. Bütün sıfatlar da böyledir.
Bu iki sıfat diğer sıfatlardan daha belirgin olduğu için Yüce Allah bu iki sıfatı nefyetmiştir.(nefyetmek; olumsuz kılmak ) Dolayısı ile diğer sıfatlarında nefyedilmesinin gereği açıktır.
Konuyu daha açacak olursak ; Allah (c.c.) önce işitme vasfını yaratır . Sonra işitme duyusunu ve işitilecek şeye yönelme güdüsünü yaratır. Sonra işitmeyi yaratır. Sonra işitileni anlamayı yaratır. Diğer özelliklerde buna kıyas edilmelidir.
Buna göre işiten ve gören , işitme ve görmeyi bu iki özelliğiyle elde eder. Böyle olmayan kimse ne işiten ne gören olabilir. Bu ifadelerle mahlukatın sıfatlarının ,kendileri gibi cemad olduğu gerçeği kesinleşmiştir. Ayetin sonundaki ifadede kastedilen , bu sıfatları mahlukattan tamamıyla ret etmektir. Onların sıfatları olduğunu belirtmek değildir. Aksi halde ayette , tenzih ve teşbih ( Tenzih, arındırmak ,yüce ve münezzeh kabul etmek, Teşbih benzetmek ) birlikte olurdu.Oysa ayetin tamamı tenzihin ispatı ,benzeşme denkliğin tamamen reddidir. İlk ilimle şunu kastediyorum ; sıfatların Hak Subhanehu için ispat, mahlukatın kendisi için cemad olduğuna inanmaktır. Bu sıfatların mahlukatta görülmesini ise , suyun sürahi ve bardakta görünmesi gibi kabul etmek velayet makamına daha uygundur. İkinci ilimle şunu kastediyorum ; Mahlukatta bulunan sıfatları cemadat gibi kabul edip , onların şuur ve histen yoksun ölüler gibi olduğuna inanmaktır. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi; ‘’ Şüphesiz sen de , onlar da ölüdürler! ’’ Bu şahadet makamına uygun ilimlerdendir. Buradan bu iki makam arasındaki farklılık da anlaşılmış oldu. Az çoğu gösterir, damla gölden haber verir.
Bu yüce makamın sahipleri bilir ki , mahlukatın fiilleri ölü ve cemad gibidir. Bunlar mahlukatın fillerini Hak Subhanehu’ya nispet etmezler. Bu fiillerin gerçek faili , yüce Allah bütün bunlardan münezzehtir , yüce ve büyüktür,derler. Mesela taşı hareket ettiren bir şahıs için , bu şahıs hareket edendir ,denmez; taşın hareketini sağlayandır,denir. Ölü olmasına rağmen hareket eden ise , taştır. Aynı şekilde hareketin kendisi de ölüdür, cemaddır. Örneğin taşın hareketi nedeniyle bir adam ölse , adamı öldüren taştır denmez.
Adamı öldüren taşı hareket ettirendir denir. Şeriat alimlerinin – Allah çalışmalarını şükranla karşılasın - görüşü de bu ilme uygundur. Alimler , kulların yapmış olduğu işlerin , kulların irade ve tercihleriyle gerçekleşmiş olmakla birlikte Allah’ın yaratmasıyla olduğunu söylemişlerdir. İşlerinin yaratılmasında mahlukatın hiçbir fonksiyonu yoktur. Mahlukatın işleri farklı hareketlerden ibarettir. Amacın gerçekleşmesinde mahlukatın etkisi yoktur. Bu iradesiyle ölü gibidir. İradenin faydası , adet yoluyla gerçekleşme sonrası amacın da mahluk oluşudur.
Maveraunnehir alimlerinin de dediği gibi (maturidi alimleri kastedilmiştir)şayet, mahlukun kudreti kısmen etkilidir ,denirse; bizzat iradenin mahluk olduğu gibi onun etkisi de mahluktur. İradenin etkisinde kulun aslen herhangi bir tercihi yoktur. Dolayısı ile iradenin etkisi de iradenin kendisi gibi cemaddır. Örneğin bir kişinin itmesi sonucu yukarıdan aşağıya doğru bir hayvanın üzerine düşen ve onun ölümüne neden olan bir taşı gören kişi, taşın cansız cemad olduğunu bildiği gibi , onun hareketinin de cemad olduğunu bilir.bu taşın hareketi sonucu oluşan ölüm olayının da cemad olduğunu böylece anlar. Bu nedenle , zatlar ,vasıflar, ve bütün eylemler tamamıyla cemaddır ve ölüden ibarettir. Diri ve Kayyum olan Allah’tır .İşiten ve gören O’dur.
Yukarıda anlatım sadeleştirilmiş hali ile İmam Rabbani’nin Mektubat’ındandır. Allah kendisinden razı olsun.
Geçtiğimiz hafta pek muhterem bir dostumla sohbet ediyorduk .Konu döndü dolaştı iradeye geldi. Dedi ki Allahın iradesi yanı sıra cüzi iradeye sahibiz. Yok böyle bir şey. İradenin cüzü azı çoku olmaz. Eğer böyle dersek haşa şuraya kadar Allah ın iradesi şundan sonrada benim iradem diyerek şirke düşeriz.
Bir örnek vereyim ,hadi insanları bir tarafa koyalım , kedileri düşünelim. Kedi sanki ona birisi komut vermiş gibi dolaşır, sokakta ,evde her yerde. Sağa gitmesi gerektiğini ona kim ilham eder, ya da sola gitmesini. Kainatta tüm galaksiler yıldızlar güneşler tüm mevcudat Onun iradesiyle hareket edecek , sana gelince seni kendi haline mi bırakacak . Çok saçma . İnsanı şirke bulaştıran yegane şey kendi beynidir. Sizde bedeninizi kafanızdan ayırarak beyninizi masanın üstüne koyarak düşünün , göreceksiniz ki geri kalan hiçbir materyalden farkınız yok. Ruhsa her şeyde mevcut , taşı toprağı cansızmı sandınız. Dünyanın dahi ruhu mevcut. Zaten ruhta irade sıfatı gibi tektir.
İnsanın kendisini müstakil bir varlık zannetmesi tamamen illuzyondan ibarettir. Ve zaten cüzi irade diye bir şeyde Kuranda geçmez.
Her boyut algılayanına göre mevcuttur. Biz beş duyu ile algıladığımız bu boyut madde boyutudur. Bir üst boyutta algılanan mana boyutu madde boyutundan ötede bir yerde de değildir. Hepsi iç içedir. Allah takdir eder ve zamanı geldikçe de peyderpey kuldan açığa çıkar.
Muhterem arkadaşım dedi ki , namaz kılmayayım o halde. Madem ki yok hükmündeyim. Yok olduğu idrakında yaşayan için mesuliyette yoktur zaten. Ama sen bu idraka gelmeden varım diye ortalarda salınırken elbetteki tüm emir ve yasaklar senin için geçerli vede mükellefsin. Zaten tüm bu ibadetlerde kendi var zannettiğin varlığının yok hükmünde olduğunu idrak etmen içindir.
Namazı kılanın kendisi olduğunu zanneden ,kendi kuvvet ve kudreti olduğunu ve bu kudretle namaza yöneldiğini düşünen namazı kılsa ne fayda. Kılmasa ne zarar. İnsan şerre kendi iradesi ile sebep olurmuş da hayır Allahtanmış. Amentu da öyle demiyor ama , hayır ve şer Allahtandır diyor. Ve Kuranda sizi ve fiillerinizide yaratan Odur diyor. Başınıza gelen şey mutlaka başınıza gelmezden evvel bir kitapta yazılıdır , bunu elinizden çıkan için üzülmemeniz elinize geçen için de sevinmemeniz için açıklıyoruz diyor. Fiillerini de yaratan O iken sen nerde devreye girdin. Bir iken ne zaman iki oldun.
İyi ameller yaptığıM için , namaz kıldığıM için Allah’ da beni cennetine koyacak diye bir zorunluluk mu getireceğiz Haşa Yaradana . Çoğumuz biliriz ki ister namaz olsun ister başka ibadet olsun , Yapmakda yapmamakda bizim kontrolümüzde olmaz. Deneyin isterseniz. Deyin ki örneğin ben her gün tesbih namazı kılacağım. Bakalım siz mi kılıyorsunuz , yoksa Allah mı takdir edip açığa çıkarıyor? Hatta öyle an gelir ki vakit namazını dahi kaçırdığınız olur.
Bütün sorun Ayet-el Kürsi’yi yeterince anlamamamızdan kaynaklanıyor belki de. Hiçbir zerre Onun iradesi dışında hareket edemez deriz. Ama iş anlamaya gelince BEN yaptım BEN ettim felanca kılmıyo BEN kılıyorum o gıybet ediyor BEN etmiyorum vs.vs. oluyor. İman etmeyeninde Allahın takdiri sonucu etmeyeceğini göremiyoruz. İmanı olmayanı aşağılıyoruz. Bir SEN BEN kavgasıdır gidiyor. Zannediyoruz ki kendimizdeki imanı cüzi güç ve kudretimizle elde ettik. Şunu bunu kurtarma derdine düşüyorken Allahın nasip etmediği hidayeti kullarına biz vereceğiz sanıyoruz . İki kuruşluk sadaka verirken kendimize pay çıkarıyoruz , marifet ettik sanıyoruz. Allahın sadakayı alan kuluna bizi aracı ettiğini görmüyoruz. Asıl mutlu olmamız gerekenin bu olduğunu idrak edemiyoruz.
Allah her kulunu belli bir fıtrat üzere yaratmıştır ve kulda bu fıtrata uygun davranışlar sergilemenin dışına çıkamaz. Aynı zamanda fıtratında ve takdirinde neler olduğunu bilmediğinden de Kitabın ve Rasulün (S.A.V) aktardıkları eşliğinde hayatına yön vermek durumundadır. Bu yön verme çalışmalarını yapması da takdirdendir , yapmaması da.. Önlem alırsa da almazsa da kaderdendir. Sonunu bilmeden bir insanın madem her şeyi Allah önceden belirlemiş , ne yapsam sonumu değiştiremem diye beklemesi kaderi anlamadığının göstergesidir ancak.
Allah herkese cennetlikse cennete götürecek fiilleri, cehennemlik ise cehenneme götürecek fiilleri kolaylaştırmıştır.
Nasıl ki kişisel bir irademiz yoksa kişisel şahsi bir kaderimizde mevcut değildir aslında. TEK kader vardır ve her yaradılmış bu tek kaderden payına düşeni yaşar. Bu tek kaderde ise , Allah'a ait manalar kuvveden fiile çıkar.
Konu oldukça uzun ve detaylı ,kusurumuz olmuş ise affola.. Şimdilik bu kadar yeterli..
…nil